13 Ağustos 2016 Cumartesi


Imagine, you haven't got a canvas to express yourself, in life.

It's bizarre isn't it? You don't have to be a painter nor an artist, to use "canvas", to "express"...

Even if it's your own body which you choose to leave marks on, you still have that primitive urge to "draw" traces of your own life upon this earth, which is quite important for all of us, in order to proceed, as we all know.

So, why not shout silently, while we still can?

I encourage us all, to use our brushes, our tongue, our mind, on whatever or whomever we want, as long as we don't emotionally hurt each other.

We can ask all sort of questions at this moment, but the real one is; "Why isn't this in Turkish?".

Peace
&
Out
Imagine, you haven't got a canvas to express yourself, in life. It's bizarre isn't it? You don't have to be a painter nor an artist, to use "canvas", to "express"... Even if it's your own body which you choose to leave marks on, you still have that primitive urge to "draw" traces of your own life upon this earth, which is quite important for all of us, in order to proceed, as we all know. So, why not shout silently, while we still can? I encourage us all, to use our brushes, our tongue, our mind, on whatever or whomever we want, as long as we don't emotionally hurt each other. We can ask all sort of questions at this moment, but the real one is; "Why isn't this in Turkish?". Peace & Out

5 Aralık 2015 Cumartesi

Arusto Martini'nin kaleminden (Orijinal lisanda)

"As I was saying; 'sünnet' is a deception... At the moment of an orgasm, she says 'Oh God!', he says 'Jesus', they say 'Allah!', so whatever the same, it's all sublime and superior to us, of all."

8 Ekim 2015 Perşembe

Beleş Skeç

DIŞ MEKAN: TRAFİK, OTOBÜS, 129T, Kısıklı civarları, AKŞAM

Otobüsün her yeri gacırdamakta, viklemekte ve hatta inlemektedir. Kornaların hunharsızca çalındığı kalabalık bir trafiğin içinde insanlar tıklım tıkış, bir çoğu tekerlek üstü yuvalar dahil bulabildikleri heryere sıkışmış, bir çoğu da birbirlerinin üstüne devrilmemek için parmaklarına odakladıkları acı kuvvetle ayakta durmaya çalışırlar.

Orta kapının hemen sol karşısındaki ön koltuklarda iki kır saçlı genç oturmaktadır. Önlerindeki çifti izleyip birbirlerine bakışıp acı tebessümlerle gülüşürler. Otobüsün ani dur kalklarıyla irkilip sallanan çift, bir yandan erkek sevgilinin sol bileğini tutma kayışına geçirip bir yandan da kıza sarılmasıyla ayakta durmaya çalışır. Erkek bir yandan sağlam kalmaya çalışırken, bir yandan da sevgilisinin poposunun başkalarına değmesini engellemeye uğraştığından, komik anlar yaşanır.

Cam kenarında oturan Osman, biraz dışarıyı izledikten sonra Hasan’a döner;

OSMAN
Hacj, Pazar devereye gidelim mi?



HASAN   
Nereye?



OSMAN
Devere!..



HASAN   
....



OSMAN
DEveRE, varya, caddede... Olm varya hani Cadde'de, D ve R!



HASAN                 
Anlamıyorum abi ne devesi?

                      

OSMAN
Abi varya hani D & R yazıyor!



HASAN
Ha eyvl, niye ki?



OSMAN
Abi Philips Hue alıcam -da çok mânidar olUcak. 



HASAN
Sebep?



OSMAN (Er’i asker der gibi, sondaki gülüşü de markayı vurgulayarak söyler.)
Hajc şimdi son dönemde er Doğan ile Aydın Doğan arasındaki sürtüşmeleri düşününce; Doğan Grubu'ndan gidip ampül almam iromanyak bi' durum olcak euheuheeHUEhue..



HASAN
Ahısaheashasdhashdahsdasdasdadsa


4 Eylül 2015 Cuma

ARTİSLİK YAPMA LAN!

I may not be a "biennale" nor a "fair" artist, but I do feel artistique...

And I don't worry about if anybody calls my "stuff" art, but I belive
within the generations to come, it'll be sorted out...

And one won't need any lingual perception to figure it out
as they will enjoy it once "the all" shall become singular in
everbody's mind as if it was their own...

28 Nisan 2014 Pazartesi

Charlie Chaplin, "Harika Diktatör" (1940) - Ağdalı Türkçe Çeviri


Üzgünüm...

Ama imparator olmak istemiyorum. O benim işim değil.

Kimseye hükmetmek ya da kimseyi feth etmek istemiyorum. Mümkün olsa herkese yardım etmek isterim - Yahudi olan, olmayan, siyahi tenliler, beyazlar...

Hepimiz birbirimize yardım etmek isteriz. İnsanoğlu öyledir. Birbirimizin mutluluğuyla yaşamak isteriz, sefaletiyle değil.

Birbirimizden nefret etmek ya da bir diğerini hor görmek istemeyiz.

Bu dünyada herkese yer var ve güzelim dünya zengin ve herkese yetebilir.

Hayat tarîki özgür ve güzel olabilir, fakat tarîkimizi kaybettik.

Açgözlülük insan ruhlarını zehirledi; dünyayı nefretle barikatladı; üzerimizden çiğneyerek geçip, sefalete ve katliama sürükledi.

Hız geliştirdik, ama içimize kapandık. Bereket veren makineler, bizi istekliliğin içinde bıraktı. Bilgi birikimimiz bizleri alaycı, zekâmızı ise, sert ve kaba yaptı.

Çok düşünüp az hissediyoruz.

Makineleşmeden ziyade, insanlığa ihtiyacımız var. Kurnazlık yerine kibarlığa ve nezakete ihtiyacımız var.

Bu değerler olmadıkça, yaşam vahşi olur ve bizler de kayboluruz.  Tayyare ve radyo bizleri birbirimize yakınlaştırdı.

Sırf bu icatların kendi doğası bile insanlığın içindeki iyiliği haykırıyor; evrensel kardeşliği çığırıyor; hepimizin birliği için...

Şuanda bile sesim dünya üzerindeki milyonlara ulaşıyor, milyonlarca umutsuz erkeğe, kadına ve küçük çocuklara, masum kişileri hapsedip, işkence eden bir sistemin kurbanlarına...


Beni duyabilen herkese, derim ki "Umutsuzlanmayın."

Üzerimizdeki bu ızdırap sadece açközlülüğünün gelip-geçişi, insanın gelişiminden korkanların sertliği.

İnsanoğlunun nefreti geçecek. Diktatörler de vefat eder ve insanlardan aldıkları güç insanlara geri döner. İnsanoğlu ölebildiği müddetçe, özgürlük hiç bir zaman yok olmaz.

Askerler! Kendinizi acımasızlara kaptırmayın, sizi küçümseyen ve köleleştiren insanlara; hayatlarınızı bölen, ne yapmanız gerektiğini, ne düşüneceğinizi, ne hissedeceyiğinizi söyleyenlere! Sizi oyan, rejime eden, büyükbaş hayvan gibi davranıp, harpte harcanan top niyetine kullananlar.

Kendinizi bu anormal insanlara kaptırmayın! Makine insanlara, zihinlere, kalplere, teslim etmeyin!

Sizler makine değilsiniz! Öküz değilsiniz!

İnsansınız!

Gönüllerinizde insanlık aşkı var! Kinsizsiniz!

Sevilmeyen nefret eder; sevgisiz ve doğaya aykırı olanlar.

Askerler! Kölelik için savaşmayın! Özgürlük için dövüşün!

Luka Ahd-i Ceditinin 17. bölümünde "İlah krallığı içinizdedir" yazar, bir kişinin ya da bir gurup kişinin değil, herkesin!

Sizin içinizdedir!

Siz, insanlar, güce sahipsiniz, makine yaratma, mutluluk yaratma gücüne!

Siz insanlar sahipsiniz, bu hayatı özgür ve güzel kılma gücüne, bu yaşamı harika bir macera haline getirme gücüne.


Öyleyse demokrasi adına, kullanalım şu gücü.

Hepimiz birleşelim.

Yeni bir dünya için mücadele edelim, insanlara çalışma şansı ve istihdam sağlayan, terbiyeli bir dünya için, gençliğe gelecek sunan ve yaşlılara güvenlik sağlayan.

Bunların vââtinde, canavarlar güç yükseltti. Fakat yalan söylüyorlar! Vââtlerini yerine getirmiyorlar. Getirmeyecekler!

Diktatörler zât-i âlilerini bağımsızlaştırıp, insanlığı köle ederler!

Şimdi bu vââtleri karşılamak için mücadele edelim! Dünyayı bağımsızlaştırmak için mücadele edelim! Uluslararası bariyerleri bir kenara itelim!

Açgözlülük, nefret ve hoşgörüsüzlük defolsun!

Mantıklı bir dünya için mücadele edelim, ilim ve gelişimin tüm insanlığın mutluluğuna öncülük ettiği bir dünya için.

Askerler, demokrasi adına, hepimiz birleşelim!

https://www.facebook.com/notes/erke-tiryakioglu/charlie-chaplin-harika-diktat%C3%B6r-1940-a%C4%9Fdal%C4%B1-t%C3%BCrk%C3%A7e-%C3%A7eviri/10152035503081697

3 Eylül 2012 Pazartesi

Toplum ve gelecek.

  Sanal ya da coğrafi mecra çok... Ama buraya yazasım geldi.

  An gelecek, kişi halen kişiyken, bi(r) bakacak... her diğer bir kişinin artık, bir jüri olması mümkün, herkes hakkıyla eleştirmen, herkes güzel, herkes ciddi, herkes iyi... 

  Ancak iyi hiç bir zaman eski "iyi" olmayacak, hep daha iyi... Bu herkes için iyi, bir şey dışında. O eski iyinin artık "iyi" olmaması mümkün değil ve onun artık "eski" bir iyi olması bile hatırlanmayacak...

Diyorum ya; an gelecek, zaten herkes aydın... Fakat ışık yetmiyor.

  Geriye dönüp bir bakıcaz, o uzaylı dediğimizden oluvermişiz. Asırlarca arayıp durmuşuz kendi içimizde... Eski bizin de biz olduğunu bile hatırlamadan, hatta bilmeden.

Bi bakıcaz, tivi yok. Net yok. İntertântmâne yok. Ancak zihin bâkî!..

  Sana bende olduğu kadarını anlatmaya çalışıyorum ama esasını aktarmamı dilersen, hepsini baştan okuman lazım. Hani diyorlar ya, "anlatılmaz, yaşanır..."... Al sana imren işte dilersen, dilersen git yaşa, bana ne? Di'[-eğil] mi?!

  Ama öyle değil işte, öyle bir hayat yok. Sen varsın, ben varım, bir de etraftakiler. Neden felsefe yapayım ki aşk yazacak iken, di mi... Güldürecekken... Ya da acıtıp üzerek uyandırıp hatırlatacak iken... Peki, neden hepsinden olmasın?;*)

  İşte "biz", "hepsiyiz". İster gel, ister git, ne yaparsan yap, ama yap da gel. Bir şeyler olsun, gitsin, ilerlesin yeterki, büyüsün...


 Ama fazla uzaklaşma, çok uzaklaşır, ya da temelli gidersen, burası durur. Arada uğra, gel ki, atsın kalpler gene. Çark dönsün, dönüşü izle, büyülen, sonra kendi güzelliğinden de kat. Ya da boz!  Ama unutma, tahtadan çiviyi söksen de izi kalıyor.

Neyse konuyu fazla bozmadan, düzülmüş yazıma devam etmek istiyorum;

 Belki benim için 2 saat, senin için 20 dakika, farkeder mi? Sakıncası var mı? Aksi de olsa sakınca yaratır mı? Mesela, benim için 20 dakika senin 2 günün olsa? Neye ne kadarını vermek istediğimize bağlı tabi. Ver, istediğine ver... Bilmiyorum kaçıncı vazifen ama, arkanı da topla... Ve. Unutma burdan da geçtin... Hem de belki taa beşinci sınıfta.

  İsmi yeter! Di mi, takipçiler için. "Sen san's yön" yaratmak için... Herkes tele bir vizyon, herkese bakılabilir, yeterki kanal size açık olsun, ya da sen iste görmeyi. Yön vermek elinde, gider, gitmez, ama bi göster hele yönünü, belli olsun. Soyun biraz...

  Şeffaf olalım hepimiz, ışık gibi; uzaktan görünebilen ama kendi içinde... Sadece ışık. Hızlı bişi... Çok ani. Tıpkı bir patlama gibi.
  Hiç, herhangi bir puarı açmayı denerken, "Ya... Uzakta bir yerde bir gezegen patlamak zorunda kalır mı, burayı aydınlatacak ampüle güç verebilmek için?!" diye düşündün mü vaktiyle?